Memleket dertlerine ‘yakıcı’ bir çözüm!

Ümran Avcı – Çilingir sofralarının, parlamento seçimi sonralarının başat konusu “Memleketi nasıl kurtarırız?” meselesi Süreyyya Evren’in “Ortadoğu’da Bir Ülkenin Acil Durum Alarmı” romanına konu oldu. Hikâye, siyasi teamülleri altüst eden Kundakçı Parti KUNPAR’ın, “Memleketi bir gecede toptan yakalım, başka bir coğrafyaya taşıyalım” fikrini ortaya atmasıyla başlıyor. Parti, ülkede kalıp yananlara 20’şer bin dolar, Nuh’un Gemisi’ne binenlere de 10’ar bin dolar vermeyi vadediyor. Muhalifi Türkiye Hayat Partisi TUHAP ise “Kundakçılara geçit vermeyin” diyerek yaşamı, şiiri, sanatı savunuyor. Jon Hassel’in “Blues Nile” parçasını da Büyük Yangın’ın başladığının habercisi olarak tüm yurtta acil durum alarmı olarak duyurmayı planlıyor. Ne var ki para vaadi kitleleri kötülük partisinin peşinden sürüklemeye yetiyor. Cemal Süreya’nın bir iddia sonucu kaybettiği ‘y’ harfine sahip çıkan ve 1993 yılından beri üç ‘y’li olan Süreyyya Evren ile romanını konuştuk…

Memleketi toptan yakıp başka bir yere taşıyalım. Hikâye nasıl çıktı ortaya?

Bir fikir vardı aklımda. Bir imge. Bir soru: Politik vaadi bütün ülkeyi bir gecede yakmak olan siyasi bir parti olsa nasıl olurdu? Böyle bir parti giderek taraftar kazansa mesela? Biz düzelmeyiz, burası düzelmez, tümden yakalım baştan başlayalım, gerekirse başka bir yerde başlayalım ama baştan başlayalımcılar bu partiye omuz verse? Televizyonlarda ülkemizin kendi kaynaklarıyla kendi kendisini bir gecede yakmaya yeterli olup olmadığını konuşsa uzmanlar? Yangın söndürmek için yeterince uçağımız var ama bakalım memleketi kundaklamak için yeterli özkaynağa ve insan gücüne sahip miyiz dese bir başka uzman? Ve açıktan kundakçı bir partinin giderek popülerleşmesine tanıklık etsek, nasıl olurdu?

Bir roman karakteri olarak hikâyedesiniz. Kendinize torpil de yapmamışsınız üstelik.

Evet kitapta bir Süreyyya karakteri var. Ayrıca başka tanıdığım sevdiğim yazarlar, çizerler, sanatçılar da önisimleriyle roman kahramanına dönüşmüş olarak hikâyede yerlerini almış durumdalar. Bazen kolektif bir günlük tutuyoruz gibi hissettim hatta. Dostların hayallerini yanımda taşımak bu hiddetli anlatının âleminde yapayalnız dolaşmaktan beni kurtardı.

Duygularımıza tercüman olan bir tespitiniz var romanda; “İstanbul’da herkes kendini bir av hissediyor. Her an avlanabiliriz duygusu hâkim…”

Bu kahramanlardan Tunç Tunç’un bir tespiti. Güvensizlikle ilgili, kaygılarla, korkularla, şüphelerle ilgili. Huzursuzlukla sarmalanmış bir duygudan bahsediyor. Bir kısmı duyana vesvese gibi gelebilen ama bir kısmı her duyanda aman kendine dikkat et tepkisi uyandıran hisler. Kitap, Ortadoğu diye diye lafı açsa da bir Türkiye romanı; Tunç Tunç’un bu pasajda okuduğumuz gözlemi İstanbul üzerinden ama sadece İstanbulluların ruh hâlleriyle ilgili bir durum değil kastettiği diye düşünüyorum.

Büyük Yangın neden 11 Temmuz’da çıkıyor?

Srebrenitsa Katliamı’nın yıl dönümü olması nedeniyle. 

‘Depremin acısı başlangıcı tetikledi’

Kitapta roman eliyle de olsa ecelsiz ölen, trajik sonları ile sembol olmuş işçileri, depremzedeleri, madencileri, sığınmacıları yeniden hayata katmışsınız…

O bölümler yazarken de benim için sertti, tekrar tekrar okurken de öyle. Çalışırken, iş gereği bulundukları mekânlarda, işlerinin gereğini yerine getirme uğraşı sırasında hayatını kaybeden insanların acısı romanda merkezi acılardan biriydi yazma sürecinde. Depremin acısı başlangıcı tetikledi, romanı başlattı, o yüzden şubat ayında başlıyor, deprem haftasında, işçilerin acıları alıp hikâyeyi -en azından benim için– derinlere fırlattı. Ve diğerleri izledi.

“Acı bu kadar derinken ve her bir hücreye kokusu sinmişken tiksindirmeyen bir edebiyat olabilecek mi?” cümlenize referansla sormak isterim: Dönem hikâyeleri yaşananlar sindirildikten sonra mı yazılmalı?

Benim de önemsediğim bir mesele bu. Ve bir çelişkiler yumağını gündeme getiriyor. Tarihteki büyük olayların, büyük felaketlerin yaşandığı dönemlerde üretilmiş edebiyat eserlerine geriye dönüp baktığımızda onlardan dönemlerinin dehşetini yazılarıyla dile getirmiş, yansıtmış; şiir, roman, öykü formunda ölümsüzleştirmiş olmalarını bekliyoruz. Yapmadılarsa felaket zamanı alakasız şeyleri konu etmiş olmalarını ya kötü niyetli bulup kınıyoruz ya korkakça buluyoruz ya da yetersizliğin bir kanıtı sayıyoruz. Ama iş kendi içinde yaşadığımız güne gelince hep henüz bunları yazmak için erken diyoruz ve sindirilmesini bekleme tavsiyesinde bulunuyoruz. Sindirilmiş şey yutulmuş şeyle aynı şey değil sonuçta değil mi? Ve metnin yutulmuşkenki sesi, hatta çığlığı çok başka olabilir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*